Özet
Konut finansmanı, bireylerin konut edinme sürecinde sıklıkla başvurduğu uzun vadeli bir finansman yöntemidir. Bu işlemlerin karmaşık yapısı ve uzun vadeli sonuçları nedeniyle tüketicilerin korunması büyük önem taşımaktadır. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, konut finansmanı sözleşmelerine ilişkin özel düzenlemeler getirerek tüketicinin ekonomik çıkarlarını ve hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada, konut finansmanı sözleşmelerinin hukuki niteliği, tarafların hak ve yükümlülükleri ile tüketiciye tanınan koruyucu mekanizmalar incelenmektedir.
Giriş
Konut, bireylerin temel barınma ihtiyacını karşılayan ve aynı zamanda yüksek ekonomik değer taşıyan bir maldır. Günümüz ekonomik koşullarında konut edinimi çoğu zaman tüketicilerin kendi birikimleriyle mümkün olamamakta, bu nedenle bankalar ve finansman kuruluşları aracılığıyla konut finansmanı yoluna gidilmektedir. Bu süreçte tüketici ile finansman kuruluşu arasında kurulan sözleşmeler, taraflar arasında ciddi bir güç dengesizliği doğurabilmektedir. İşte bu noktada, tüketicinin korunması amacıyla kanuni düzenlemeler devreye girmektedir.
Konut Finansmanı Kavramı ve Hukuki Niteliği
6502 sayılı Kanun’un 32. maddesine göre konut finansmanı sözleşmesi; tüketiciye konut edinmesi amacıyla kredi verilmesini, mevcut konut kredisinin yeniden finanse edilmesini veya bu kredilerin teminatı olarak ipotek tesis edilmesini konu alan sözleşmelerdir.
Bu sözleşmeler:
- Tüketici işlemi niteliğindedir
- Genellikle uzun vadeli ve yüksek meblağlı borç ilişkileri doğurur
- Bankalar veya finansman kuruluşları tarafından standart sözleşmeler şeklinde sunulur.
Bu özellikler, tüketicinin sözleşme koşullarını müzakere etme imkânını sınırlamakta ve özel korumayı gerekli kılmaktadır.
Sözleşme Öncesi Bilgilendirme Yükümlülüğü
Kanun, konut finansmanı sözleşmelerinde tüketicinin bilinçli karar verebilmesini sağlamak amacıyla finansman kuruluşlarına sözleşme öncesi bilgilendirme yükümlülüğü getirmiştir.
Bu kapsamda tüketiciye;
- Faiz oranı
- Toplam geri ödeme tutarı
- Vade
- Temerrüt hâlinin sonuçları
- Erken ödeme koşulları
gibi hususların açık ve anlaşılır şekilde yazılı olarak bildirilmesi zorunludur.
Bu düzenleme, tüketicinin sözleşme süresince karşılaşabileceği mali riskleri önceden öngörebilmesini amaçlamaktadır.
Tüketicinin Cayma ve Erken Ödeme Hakkı
Konut finansmanı sözleşmelerinde tüketiciye cayma hakkı tanınmamış olmakla birlikte, erken ödeme hakkı önemli bir koruma mekanizmasıdır. Tüketici, borcun tamamını veya bir kısmını vadesinden önce ödeyebilir. Bu durumda, finansman kuruluşu erken ödenen tutara isabet eden faiz ve maliyetlerde indirim yapmakla yükümlüdür.
Sabit faizli sözleşmelerde, kanunun izin verdiği sınırlar dâhilinde erken ödeme tazminatı talep edilebilse de bu tazminat tüketiciyi aşırı derecede zarara uğratacak nitelikte olamaz.
Temerrüt ve Tüketicinin Korunması
Tüketicinin taksitleri ödemede temerrüde düşmesi hâlinde, finansman kuruluşunun borcun tamamını talep edebilmesi belirli şartlara bağlanmıştır. Buna göre:
- Tüketicinin en az iki ardışık taksidi ödememiş olması
- Tüketiciye en az 30 gün süre verilerek yazılı ihtar yapılması
zorunludur.
Bu düzenleme, tüketicinin ani ve orantısız yaptırımlarla karşılaşmasını önlemeyi amaçlamaktadır.
Haksız Şartlar ve Sözleşme Denetimi
Konut finansmanı sözleşmelerinde yer alan ve tüketici aleyhine dengesizliğe yol açan hükümler haksız şart olarak kabul edilir ve tüketici açısından bağlayıcı değildir. Özellikle tek taraflı faiz artırımı, belirsiz masraf kalemleri ve tüketicinin hak arama özgürlüğünü kısıtlayan hükümler bu kapsamda değerlendirilir.
Sonuç
Konut finansmanı sözleşmeleri, tüketicilerin ekonomik geleceğini doğrudan etkileyen önemli hukuki işlemlerdir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, bu alanda getirdiği özel düzenlemelerle tüketicinin bilgilendirilmesini, korunmasını ve sözleşme ilişkilerinde denge sağlanmasını hedeflemektedir. Ancak uygulamada yaşanan uyuşmazlıklar, tüketicilerin haklarını yeterince bilmemesinden kaynaklanabilmektedir. Bu nedenle, hukuki düzenlemelerin yanı sıra tüketici bilincinin artırılması da büyük önem taşımaktadır.
İLGİLİ YARGI KARARLARI
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2025/64 K. 2025/3422 T. 19.06.2025
I. DAVA
Davacı vekili; taraflar arasında imzalanan Konut Finansmanı Kredisi Sözleşmesine istinaden davalıya konut kredisi kullandırıldığını, sözleşme hükümlerinin yerine getirilmemesi üzerine davalıya … 6. Noterliğinin 19.04.2019 tarihli ve … yevmiye numaralı ihtarnamesinin gönderildiğini, buna rağmen borcun ödenmemesi üzerine davalı aleyhine … 13. İcra Müdürlüğünün 2019/12119 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalının itirazı üzerine icra takibinin durdurulduğunu ileri sürerek vaki itirazın iptali ile icra inkar tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; taraflar arasında imzalanan Konut Finansman Sözleşmesine bağlı olarak müvekkilin kredi kullandığını, müvekkilin bu krediye ilişkin ödemelerini davacı bankaya yatırdığını, bu nedenle söz konusu icra dosyasına itiraz edildiğini, davacı bankaca müvekkil aleyhine başkaca icra takipleri de başlatıldığını, icra takibinde yer alan miktarların hangi borçlara ilişkin olduğu konusunda şüphe bulunması nedeniyle ödeme emirlerinde açıklamasız şekilde yer alan alacak kalemlerinin miktarlarının dayanağının davacı bankaya açıklattırılması gerektiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla uyuşmazlığın tüketici kredisinden kaynaklanmakta olduğunu, asıl alacağın 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 88. ve 120. maddeleri gereğince akdi faiz ve temerrüt faiz oranına faiz miktarının hesaplanması gerektiği, takip tarihi itibariyle muaccel olmuş taksit miktarları ve 6098 sayılı Kanun’un 88. ve 120. maddeleri gereğince faiz oranları dikkate alınarak hesaplama yapan bilirkişi esas raporu hükme esas alınarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; karara karşı, sürse içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
IV. İSTİNAF
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla taraflar arasında 6502 sayılı Kanun kapsamında yer alan tüketici kredisi sözleşmesinin bulunduğu, davalı tüketicinin sözleşme şartlarına uymayarak taksit ödemelerini yapmadığı,davacı alacaklı banka tarafından 6502 sayılı Kanun gereğince usulüne uygun olarak düzenlenen kat ihtarnamesinin davalı tarafa tebliğ edilemediği bu sebeple icra takip tarihi itibariyle muaccel olan taksitler yönünden 6098 sayılı Kanun’un 88 ve 120. maddeleri esas alınarak yapılan hesaplamaya göre davanın kısmen kabulüne ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; karar karşı, davacı vekili temyiz etmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf dilekçesindeki hususları tekrar ederek davalının sözleşmedeki adresine tebligat çıkarıldığını, sözleşmenin devamı maddelerine göre bu tebligatın geçerli olması nedeniyle alacağın tamamının muaccel hale geldiğini belirterek, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, tüketici kerdisinden kaynaklanan alacağın tahsili amacıyla başlatılan icra takibine itiraz üzerine İİK 67. maddesine dayalı olarak açılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davalı tüketici ile davacı banka arasında imzalanan yapılan Konut Finansman Sözleşmesinde tebligata ilişkin hükümler olduğu, sözleşme hükmüne göre tüketicinin sözleşmede yer alan adresini değiştirmesi halinde bankaya bildirimde bulunması gerektiği, tüketicilerin bankaya bildirimde bulunmaması halinde sözleşmede yer alan adreslerine tebliğin çıkarılacağı kararlaştırılmıştır. Yine taraflar arasında imzalanan Konut Finansman Sözleşmesinin devamı niteliğindeki evrakta, davalı tüketici adresinin “… Sokak No:39/A ” olarak yazılı olduğu, muacceliyet ihtarnamesinin ise bu adres dışındaki farklı bir adrese tebliğe çıkarılmış olduğu anlaşılmıştır. Davacı banka tarafından gönderilen muacceliyet ihtarının sözleşmede belirlenen adrese tebliğe çıkartılmadığı gerekçesiyle muacceliyet koşulunun gerçekleşmediğinden bahisle davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken muacceliyet ihtarının tebliğ edilememiş olması nedeniyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
Ne var ki bu yanlışlıkların giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Kanun’un 370/2 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının ortadan kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının gerekçesinin düzeltilerek onanması gerekir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2025/378 K. 2025/494 T. 10.09.2025
Davacı İstemi
Davacı, konut kredisini yapılandırdığı sırada kendisinden haksız şekilde yüksek faiz alındığını ileri sürerek söz konusu işlemin iptali ile sözleşmenin önceki faiz oranı üzerinden devamına karar verilmesini istemiştir.
Davalı Cevabı
Davalı vekili, uygulanan faizin davacının talep dilekçesinde belirtilen oran olduğunu, sonradan faizin haksız olduğu yönünde ileri sürülen iddianın iyiniyetle bağdaşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı
Sincan 1. Tüketici Mahkemesinin 24.10.2013 tarihli ve 2012/260 Esas, 2013/2569 Karar sayılı kararıyla davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
Yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 02.07.2014 tarihli ve 2014/5766 Esas, 2014/22574 Karar sayılı kararı ile; “…Dosya kapsamı ile davacının,11.01.2012 tarihli bankaya hitaben verdiği dilekçesinde, ”konut kredisinin kalan vadesi 16 ay olacak şekilde % 1,68 faiz oranı ile yapılandırılmasını rica ederim” beyanının bulunduğu görülmektedir. Davacının konut kredisi kullanırken faiz oranını bilerek sözleşme düzenlediği ve yeniden yapılandırma için de verdiği dilekçede, istediği faiz oranına göre yapılandırma talep ettiği konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Davacı, yeniden yapılandırma sırasında uygulanan faiz oranın yüksek olduğunu iddia ederek eski oran üzerinden devam etmesini istemiş olup % 1,68 faiz oranı ile yapılandırılma sırasında hataya düştüğünü iddia etmemiştir. TMK.’nun 2.maddesinde de öngörülen dürüstlük kuralı gereğince “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Davacının, hukuken kendisine tanınan hak çerçevesinde borcunun yapılandırılmasını ve kendisine uygulanmasını istediği faiz oranına göre işlem yapılmasını talep ettikten ve talebi doğrultusunda işlem yapıldıktan sonra dönüp yeniden kendi istediği faiz oranın fahiş olduğu iddiası ile lehine hak doğmasını sağlamaya çalışması az yukarıda açıklandığı şekilde hakkın kötüye kullanılması olarak kabul edilmesi gerekir. Hal böyle olunca davacının talebinin haklı olmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken aksine düşüncelerle davanın kabulüne dair yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
.
.
.
II. UYUŞMAZLIK
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; konut kredisini yapılandırdığı sırada verdiği dilekçeyle talep ettiği oranda uygulanan faiz oranının haksız ve mevzuata aykırı olduğunu ileri süren davacı tüketicinin, kredi faizinin önceki koşullarda devam etmesi yönündeki talebinin somut olay bakımından yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
.
.
.
Konut kredisi sözleşmeleri, başka bir anlatımla konut finansmanı, tüketicilere çoğunlukla uzun vadeye yayılan ödeme imkânı sağlayan, konut edinme amaçlı sözleşmelerdir. 4077 sayılı Kanun’un konuyla ilgili 10/B maddesinde tanımlanmayan bu sözleşmeler 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 38/A maddesinde “konut edinmeleri amacıyla tüketicilere kredi kullandırılması, konutların finansal kiralama yoluyla tüketicilere kiralanması, sahip oldukları konutların teminatı altında tüketicilere kredi kullandırılmasıdır” şeklinde tanımlanmış, maddenin devam cümlesinde ise bu kapsamdaki kredilerin “yeniden finansmanı” amacıyla kullandırılan kredilerin de konut finansmanı kapsamında olduğu açıklanmıştır.
Vade süreci boyunca ekonomik ve sair hususlarda gelişen kişisel veya genel değişiklikler, sözleşmedeki ilk koşulların tüketicilerle bankalar arasında yeniden müzakeresini ve değiştirilmesini gündeme getirdiğinden bilhassa son dönemlerde kredi faiz oranlarındaki zamana bağlı ve hatta bankalar arası uygulama farklılıklarından doğan değişmeler, tüketicilerde ödeme koşullarını güncelleme ihtiyacı doğurabilmektedir. Bu bağlamda tüketici, kredi borcunu kendi kaynaklarıyla yahut kendisine daha iyi koşullar sağlayan başka bir bankadan temin edeceği kredisi ile tamamen ödeyerek kapatabilir, kısmen ödeme yoluyla borcun bir bölümünden daha avantajlı şekilde kurtulabilir ya da bizzat sözleşme âkidi olan banka ile yeniden müzakere yoluna giderek faiz nevi, tutarı ve taksit süresine ilişkin yeni kararlaştırmalarda bulunabilir.
Sermaye Piyasası Kanunu’nun 38/A ve 4077 sayılı Kanun’un 31. maddesine dayanılarak hazırlanan, 29.09.2007 tarihli, 26658 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Konut Finansmanı Kapsamındaki Kredilerin Yeniden Finansmanına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” in 5. maddesinde kredi faiz oranında veya vadesinde değişiklik yapılması yeniden finansman sözleşmesi olarak kabul edilmiştir.
Gerek 2499 sayılı Kanun’un doğrudan konut finansmanı sözleşmelerine atfı gerekse açıklanan bu Yönetmelik hükümlerine göre yeniden finansman; konut finansman sözleşmelerinin faiz oranında, vadesinde, faiz türünde, finansman kuruluşunda yahut kararlaştırılan para biriminde yapılacak değişikliklere ilişkin olarak banka ile tüketici arasında yeni koşullara göre ve mutabakatla oluşan, tüketicinin bir önceki durum ile karşılaştırma yapılarak bilgilendirildiği (26658 sayılı Yönetmelik, md.6) ve bu konuda tüketicinin yazılı izninin alınmasının zorunlu olduğu (md.7) sözleşmelerdir.
Nitekim somut olayda davacı tüketici davalı bankadan 2009 yılında, %1,29 faiz oranı üzerinden 60 ay vadeli şekilde konut kredisi kullanmış, söz konusu kredi 10.02.2010 tarihinde tüketicinin isteği üzerine yapılandırmış ve bu kez kredi faizi %1,07’ye düşürülmüş ve bu oran bakiye 56 takside uygulanmış, 11.01.2012 tarihine gelindiğinde davacı tekrar bankaya talep yazısı göndermiş ve kredi vadesinin 16 aya düşürülerek %1,68 faiz oranı üzerinden yapılandırılmasını talep etmiş, sonrasında belirlenen faiz oranının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüş, Mahkeme bu uygulamanın haksız şart teşkil ettiğini kabul ederek davacıyı haklı görmüş, Özel Daire ise aksi gerekçeyle davanın reddi gerektiğine işaret etmiştir.
Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlık yukarıda konuyla ilgili kavram ve hükümlere ilişkin açıklamalar ve somut olaydaki süreç çerçevesinde incelendiğinde; davacı kendi talebi doğrultusunda yeni ödeme planının oluşturulmasının hemen akabinde eldeki davayı açmış ve sözleşmenin önceki hâlinden daha fazla faiz uygulandığı sonradan fark ettiğini belirterek bu uygulamanın haksız olduğunu ileri sürmüşse de söz konusu faiz oranının bizatihi davacının talebi üzerine uygulandığı açık olduğundan durumun sonradan öğrenildiği iddiası dosyaya yansıyan durum ile örtüşmediği gibi davacının yapılandırma sırasında bilgilendirilmediği, hataya düştüğü yahut yanıltıldığı yönünde herhangi bir iddiasının da bulunmadığı da açıktır.
Bu tespitten sonra, söz konusu faiz uygulamasının haksız şart olduğunun kabul edilip edilemeyeceği irdelenmelidir.
Belirtildiği üzere bir sözleşme hükmünün haksız şart olarak kabul edilebilmesi için tüketici aleyhine olması tek başına yeterli değildir; bu hükmün tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyiniyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olması gerekir.
Somut olayda ikinci yapılandırma sırasında uygulanan faiz oranının sözleşmenin ilk hâli ve ilk yapılandırmadaki faiz oranından fazla olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak salt bu durumun varlığı taraflar arasındaki hak ve yükümlülük dengesinin tüketici aleyhine bozulduğunun kabul edilmesini gerektirmez. Zira davacı daha düşük bir faiz oranının uygulanması yönünde bir yapılandırma işlemi gerçekleştirmemiştir; davacı, daha 34 ay taksit ödemesinde bulunacakken taksit sayısını ve bu suretle borçlu kalacağı süreyi kısaltmak, ilk kararlaştırılan hâlinden çok daha önce borcunu ödeyip faiz borcunu azaltmak istemiştir.
Olaya karşı taraf yönünden bakıldığında ise; bankalar müşterilerine verdikleri kredilerden faiz gelirleri elde ettikleri ve kredinin geri ödenme süresi uzadıkça faiz gelirini artırdıkları için kredi borcunun kararlaştırılan süreden evvel ifa edilmesi elbette alacaklı bankanın aleyhine sonuçlar doğurabilecektir. Bu sebepledir ki kredi sözleşmelerinin vade sürelerine göre bankalarca uygulanan faiz oranları farklılık arz etmektedir.
Nitekim bilirkişi incelemesinde ikinci yapılandırma tarihinde davalı bankanın 16 aylık konut kredilerinde uyguladığı faiz oranının 1,69 olduğu tespit edilmiştir. Mahkemenin davalı bankaya gönderdiği müzekkerede kredi taksit sayısı ile ilgili bir ayrıma yer verilmeksizin konut kredilerindeki faiz oranı sorulduğundan, o tarihte konut kredilerinde faizin 1,04 olduğu yönünde verilen müzekkere cevabının işin esasını çözmeye yeterli olmayacağı açıktır.
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının bakiye kredi süresini kısaltmak amacıyla talep ettiği yapılandırma işleminde faiz oranının yükselmesi, taraflar arasındaki hak ve nesafet dengesini iyiniyetle bağdaşmayacak şekilde tüketici aleyhine bozacak bir kararlaştırma olmadığından somut olayda haksız şartın varlığından bahsedilemez.
Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire kararında gösterilen gerekçe ve nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi hukuka aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
Diyarbakır BAM 2. Hukuk Dairesi E. 2025/1849 K. 2025/1660 T. 28.11.2025
Dava, kefalet sözleşmesi uyarınca teminat senedi olarak verilen bonodan dolayı başlatılan icra takibine ilişkin manevi tazminat istemine ilişkindir.
Diyarbakır 1. Tüketici Mahkemesi; ” Kambiyo senedinden kaynaklanan davanın mutlak ticari dava olduğu” gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir.
Diyarbakır Asliye Ticaret Mahkemesi; “Davacının dava dışı……. ile davalı şirket arasında imzalanan sözleşmeye kefil olduğu ve …….’un borçlarının teminatı olarak takibe dayanak senetlerin düzenlendiğinin her iki tarafın kabulünde olduğu, davacının sorumluluğunun kefalet sözleşmesine dayandığı, kefalet sözleşmesiyle kefilin, asıl borçlunun borcunu ödememesi durumda, söz konusu borçtan şahsen sorumlu olacağını taahhüt ettiği, davanın dayanağı temel ilişkinin, davacının eşi …… ile davalı şirket arasında imzalanan Çekilişli Tasarruf Finansman Sözleşmesi olduğu görevli mahkememin de temel ilişki kapsamında belirlenmesi gerektiği, dava dışı ……. ile davalı arasında imzalanan Çekilişli Tasarruf Finansman Sözleşmesinde dava dışı…….’un konut edinme amacıyla hareket ettiği, bu haliyle ……’un tüketici, taraflar arasındaki ilişkinin ise tüketici işlemi niteliğinde olduğu, davacı kefil tarafından açılan davada haksız hacze dayanak olarak ödeme emrinin usulsüz tebliği ve haksız haciz uygulandığı iddiası yanında davalının sözleşmeye aykırı olarak icra takibi başlattığının iddia edildiği, bu haliyle, uyuşmazlığın çözümünde Tüketici Mahkemelerinin görevli olduğu” gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı vermiştir.
İki mahkemenin aynı dava hakkında göreve veya yetkiye ilişkin olarak verdikleri kararlar kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleştiği takdirde, görevli veya yetkili mahkeme, ilgisine göre bölge adliye mahkemesince veya Yargıtayca belirlenir (HMK md. 22/2).
Türk Ticaret Kanunu’nun 4. maddesinde, bir davanın ticarî dava niteliğinde olup olmadığının tespiti bakımından üç ayrı kıstas kabul edilmiştir. Bunlardan ilki; tarafların sıfatına ve işin ticarî işletme ile ilgili olup olmadığına bakılmaksızın ve başka hiçbir şart aranmaksızın Türk Ticaret Kanunu veya diğer kanunlarda ticarî sayılan davalardır (mutlak ticarî davalar). Mutlak ticarî davalar herhangi bir unsurun, bağlama noktasının veya sebebin davanın ticarî niteliğini değiştirmediği, mahkemenin kanaatinin rol oynamadığı davalardan olup; Türk Ticaret Kanunu’nun 4/1. maddesinin (a) ve (f) bentlerinde sayılmıştır. İkincisi ise; yalnızca bir ticarî işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticarî nitelikte kabul edilen davalardır. Türk Ticaret Kanunu 4/1. maddesi son cümle hükmü uyarınca ikinci grup ticarî davalar, yalnızca bir tarafın ticarî işletmesini ilgilendiren havale, vedia (saklama) sözleşmesi ile fikir ve sanat eserlerine ilişkin haklardan doğan davalardır. Bu nevi davaların ticarî nitelikte sayılması için yalnızca bir tarafın ticarî işletmesiyle ilgili olması Türk Ticaret Kanunu’nda gerekli ve yeterli görülmüştür. Üçüncü grup ise; nispî ticarî davalar olup, Türk Ticaret Kanunu’nun 4/1. maddesi hükmü uyarınca her iki tarafın ticarî işletmesiyle ilgili hususlardan doğan ve iki tarafı da tacir olan hukuk davaları ticarî dava sayılır. Bu hükme göre bir davanın ticarî dava sayılabilmesi için, hem iki tarafın ticarî işletmesini ilgilendirmesi, hem de iki tarafın tacir olması gereklidir. Bu şartlar birlikte bulunmadıkça, uyuşmazlık konusunun ticarî iş niteliğinde olması veya ticarî iş karinesi sebebiyle diğer taraf için de ticarî sayılması davanın ticarî dava olması için yeterli değildir. Türk Ticaret Kanunu’nun 19/2. maddesi uyarınca, taraflardan biri için ticarî iş niteliğindeki bir sözleşmenin diğer taraf için de ticarî sayılması, davanın niteliğini ticarî hale getirmeyecektir. Zira Türk Ticaret Kanunu, ticarî dava sayılan davalar haricinde, ticarî davayı “ticarî iş” esasına göre değil, “ticarî işletme” esasına göre belirlemiştir. Hâl böyle olunca, işin ticarî nitelikte olması tek başına davayı ticarî dava haline getirmez.
Somut olayda ise; taraflar arasında çekilişli tasarruf finansman sözleşmesi imzalandığı, bononun taraflar arasındaki çekilişli tasarruf finansman sözleşmesi uyarınca teminat senedi olarak düzenlendiği ve sözleşmenin eki olup teminat görevi gördüğü, bu haliyle uyuşmazlığın bonodan değil taraflar arasında yapılan çekilişli tasarruf finansman sözleşmesinden kaynaklandığı ve uyuşmazlığın çözümünde çekilişli tasarruf finansman sözleşmesi hükümlerinin uygulanacağı bu itibarla uyuşmazlığınTüketici Mahkemelerinde çözümlenmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bu sebeple, Diyarbakır 1. Tüketici Mahkemesinin yargı yeri olarak belirlenmesine karar vermek gerekmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2024/4018 K. 2025/2786 T. 14.05.2025
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin davalı bankadan kullandığı konut kredisinin teminatı olarak davaya konu bağımsız bölüm üzerine 25.03.2013 tarihinde davalı banka lehine 400.000,00 TL bedelli ipotek tesis edildiğini, müvekkili tarafından konut kredisi borcu kapatılmasına rağmen ipoteğin fek edilmediğini ileri sürerek; davaya konu bağımsız bölüm üzerine 25.03.2013 tarihinde davalı banka lehine tesis edilen 400.000,00 TL bedelli ipoteğin fekkine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; zorunlu olan arabuluculuk dava şartının yerine getirilmediğini, davacı tarafça eksik harç yatırıldığını, harcın tamamlatılması gerektiğini, davaya konu edilen ipoteğin müvekkili banka tarafından fek edildiğini, davanın konusuz kaldığını, müvekkili banka dava açılmasına sebebiyet vermediğinden ve eldeki dava esasen bir ipoteğin fekki davası dahi olmadığından aleyhe vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilemeyeceğini savunarak, müvekkili banka aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmemesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; dava taşınmazın aynına ilişkin olduğundan 6502 sayılı Kanunun 73/A-1-d maddesi gereğince arabuluculuk dava şartına tabi olmadığı, taraflar arasında 20.03.2013 tarihli 158.000,00 TL bedelli Konut Finansmanı Kredi Sözleşmesi imzalandığı, kredinin teminatı olarak kredi kullanımına konu 25.03.2023 tarihinde satın alınan dava konusu bağımsız bölümün tapu kaydına davalı banka lehine 1. dereceden 400.000,00 TL bedelli fekki bildirilinceye kadar ipotek tesis edildiği, davacı 6502 sayılı Kanun kapsamında tüketici sıfatını haiz olduğundan harçtan muaf olduğu, 25.03.2013 tarihinde tesis edilen ipoteğin dava açıldıktan sonra 24.10.2023 tarihinde davalı bankanın aynı tarihli ipoteğin fek edilmesi yazısı üzerine tapudan terkin edilip davanın konusuz kaldığı, kredi borcunun dava tarihinden aylar öncesinde 25.03.2023 tarihinde kapatıldığı ve bu konuda ihtilaf bulunmadığı, güven kuruluşu olan davalı bankanın sorumluluğunun ipoteğin fekki konusunda tapuya bildirim yapılmakla sona ereceği, davalı bankanın davacı tüketiciden ancak zorunlu, makul ve belgeli masrafları isteyebileceği, bu nedenle alacağı sona ermesine rağmen tapuya bildirimde bulunmayarak dava açılmasına sebebiyet verenin davalı banka olduğu, bu nedenle yargılama gideri, harç ve vekalet ücreti konusunda davalı bankanın sorumlu olduğu, ipoteğin fekkine ilişkin davalarda dava değeri ipotek akit tablosundaki ipotek bedeli olduğundan 400.000,00 TL üzerinden nispi harç ve nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle, konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına, yapılan yargılama giderlerinin davalı üzerinde bırakılmasına, davacı lehine karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 6. maddesi uyarınca hesaplanan 31.000,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; karara karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
IV. İSTİNAF
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; İlk Derece Mahkemesince yapılan değerlendirmede usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı, yargılama sürecinde davalı banka tarafından ipoteğin terkin edilmesi nedeniyle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 331/1 maddesi gereğince davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerinin davalı üzerinde bırakılmasına ilişkin İlk Derece Mahkemesince isabetli bir şekilde hüküm kurulmasına rağmen davanın konusuz kalmasının ipoteğin terkin edildiği 24.10.2023 tarihinde gerçekleştiği ve ön inceleme duruşmasının ise 18.10.2024 tarihinde icra edildiği nazara alındığında, ön inceleme tutanağı imzalanmasından önce olması nedeniyle …Ü.T’nin 6/1 maddesi dikkate alınmadan davalı aleyhine 31.000,00 TL vekalet ücretinin yarı oranında olan 15.500,00 TL’ye hükmedilmesi gerekirken tamamına hükmedilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle, davalının istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp esas hakkında yeniden, dava konusuz kaldığından esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına, yapılan yargılama giderlerinin davalı üzerinde bırakılmasına, davacı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan …Ü.T 6/1 maddesi uyarınca hesaplanan 15.500,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, karara karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; İlk Derece Mahkemesince AAÜT 6/1 maddesi uyarınca hesaplanan 62.000,00 TL’nin yarısı olan 31.000,00 TL vekalet ücretine hükmedilmesine rağmen, Bölge Adliye Mahkemesince 31.000,00 TL’nin yarısı oranında 15.500,00 TL vekalet ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek; kararın vekalet ücreti yönünden düzeltilerek onanmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, konut kredisinin teminatı olarak oluşturulan ipoteğin borcun ödenmesine rağmen fek edilmediğinden bahisle ipoteğin fekki istemine ilişkindir.
Temyizen incelenen kararda belirtilen gerekçeye göre; davacı vekilinin aşağıdaki paragrafın kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmektedir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun esastan sonuçlanmayan davada yargılama gideri başlıklı 331 inci maddesi şu şekildedir.
“(1) Davanın konusuz kalması sebebiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde, hâkim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmeder…”
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) 6 ncı maddesii şu şekildedir; “Anlaşmazlık, davanın konusuz kalması, feragat, kabul, sulh veya herhangi bir nedenle; ön inceleme tutanağı imzalanıncaya kadar giderilirse, bu Tarife hükümleriyle belirlenen ücretlerin yarısına, ön inceleme tutanağı imzalandıktan sonra giderilirse tamamına hükmolunur…”
Somut olayda; İlk Derece Mahkemesince doğru şekilde dava dilekçesinde gösterilen ipotek değeri olan 400.000,00 TL üzerinden ve davanın ön inceleme tutanağının imzalanması öncesinde konusuz kaldığı gözetilerek yukarıdaki Kanun hükümleri uyarınca hesaplanan 62.000,00 TL vekalet ücretinin yarısı olan 31.000,00 TL hüküm altına alınmasına rağmen, Bölge Adliye Mahkemesince hatalı şekilde 31.000,00 TL’nin de yarısı oranında olan 15.500,00 TL vekalet ücretine hükmedilmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirir.
Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının düzeltilerek onanması gerekir.

