6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 5. Maddesi Kapsamında Haksız Şartlar

Giriş

Tüketicinin korunması, modern hukuk sistemlerinde sosyal devlet ilkesinin bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Tüketiciler, satıcı veya sağlayıcılara kıyasla ekonomik güç, bilgi ve pazarlık imkânları bakımından zayıf konumda bulunmaktadır. Bu dengesizliği gidermek amacıyla Türk hukukunda 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) kabul edilmiştir. Kanunun 5. maddesi, tüketici sözleşmelerinde yer alan haksız şartları düzenleyerek tüketicinin sözleşme özgürlüğü karşısında korunmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

Haksız Şart Kavramı

TKHK m.5/1’e göre haksız şart; “Tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde, dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır.”
Bu tanımdan hareketle bir şartın haksız sayılabilmesi için üç temel unsurun birlikte bulunması gerekir:

  • Şartın tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye konulması,
  • Şartın dürüstlük kuralına aykırı olması,
  • Tüketici aleyhine hak ve yükümlülüklerde dengesizlik yaratması.
Müzakere Edilmemiş Olma Kriteri

Kanun, özellikle standart sözleşmelerde yer alan ve tüketicinin içeriğine etki edemediği şartları hedef almaktadır. Satıcı veya sağlayıcının, bir sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edildiğini iddia etmesi hâlinde, ispat yükü satıcı veya sağlayıcıya aittir (TKHK m.5/3). Bu düzenleme, tüketicinin korunması bakımından önemli bir kolaylık sağlamaktadır.

Haksız Şartların Hukuki Sonuçları

Kanunun 5. maddesine göre haksız şartlar kesin olarak hükümsüzdür. Ancak sözleşmenin geri kalan kısmı geçerliliğini korur. Bu yönüyle kanun, sözleşmenin tamamının geçersiz sayılmasını değil, yalnızca tüketici aleyhine olan hükmün devre dışı bırakılmasını öngörmektedir. Böylece hem sözleşme istikrarı korunmakta hem de tüketici zarar görmemektedir.

Haksız Şartlara İlişkin Denetim Mekanizması

Haksız şartlar yalnızca mahkemeler tarafından değil, aynı zamanda idari makamlar tarafından da denetlenmektedir. Ticaret Bakanlığı, haksız şart içeren sözleşmelere müdahale edebilmekte ve idari yaptırımlar uygulayabilmektedir. Bu durum, tüketicinin bireysel dava açmasına gerek kalmaksızın genel bir koruma mekanizması oluşturur.

Uygulamada Karşılaşılan Haksız Şart Örnekleri

Uygulamada sıkça karşılaşılan haksız şartlara şu örnekler verilebilir:

  • Satıcıya tek taraflı sözleşme değiştirme hakkı tanıyan hükümler,
  • Tüketicinin dava veya başvuru hakkını sınırlandıran şartlar,
  • Ayıplı mal veya hizmetten doğan sorumluluğu tamamen ortadan kaldıran hükümler,
  • Cayma hakkını fiilen kullanılamaz hâle getiren düzenlemeler.
Sonuç

TKHK’nın 5. maddesi, tüketici sözleşmelerinde adalet ve denge ilkesinin sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Haksız şartlara ilişkin düzenlemeler, tüketicinin zayıf konumunu dengelemeyi ve sözleşme özgürlüğünün kötüye kullanılmasını önlemeyi amaçlamaktadır. Bu madde sayesinde hem yargısal hem de idari denetim mümkün hâle gelmiş, tüketicinin etkin korunması sağlanmıştır.

İLGİLİ YARGI KARARLARI
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2025/1892 K. 2025/4638 T. 07.10.2025

Dava konusu olan ve tahkime konu edilen uyuşmazlığın avukatın ortaklığın giderilmesi dosyasını takip etmesinden kaynaklı vekalet ücreti alacağının tahsiline ilişkin olduğu, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında kaldığı, davacının (müvekkilin) 6502 sayılı Kanun kapsamında tüketici sıfatını haiz olduğu anlaşılmaktadır.

6502sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’daki haksız şarta ilişkin 5. maddenin incelenmesi gerekir. 6502 sayılı Kanun’un 5. Maddesinde; “(1) Haksız şart; tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır.”

Tüketiciyle müzakere edilmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye konulan, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır. Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı değildir.

Yine 6502 sayılı Kanun’un 5. maddesine dayanılarak çıkartılan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliğin Haksız Sözleşme Şartları başlıklı Ek-1. maddesinin (n) bendinde ise; “Aşağıda yer alan sonuçları hedefleyen veya bu sonuçları doğuran şartlar haksız şarttır.
….
(n) Tüketicinin özellikle, hukuki düzenlemelerde öngörülmemiş bir hakeme müracaatını öngörmek, gösterebileceği delilleri ölçüsüz derecede sınırlandırmak veya mevcut hukuki düzen uyarınca diğer tarafta olan ispat külfetini tüketiciye yüklemek suretiyle tüketicinin mahkemeye gitme veya başka başvuru yollarını kullanma imkanını ortadan kaldıran veya sınırlandıran şartlar, …”
düzenlenmesi yer almaktadır.

Söz konusu yasal mevzuat değerlendirildiğinde avukatlık sözleşmesinde yer alan tahkime ilişkin hükmün haksız şart olduğu ve bu nedenle geçersiz olduğu anlaşıldığından dava konusu uyuşmazlık tahkime elverişli olarak kabul edilmez.

Tüketici hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda tahkim yasağının olduğu kabul edilmekle HMK’nın 439. Maddesinin “(ç)” bendinde düzenlenen; “hakem veya Hakem Kurulunun, hukuka aykırı olarak yetkili veya yetkisiz olduğuna karar verdiği,” şeklinde düzenlemeye aykırı olduğu gibi aynı zamanda kanunun “(ğ)” bendinde düzenlenen; “kararın kamu düzenine aykırı olması” şeklindeki düzenlemeye aykırılık teşkil etmektedir. Bu durum Mahkemelerce re’sen dikkate alınması gerekir.

Hal böyle olunca, Bölge Adliye Mahkemesince; tahkime elverişli olmayan bir konuda verilen hakem kararının HMK’nın 439. Maddesinin “(ç)” ve “(ğ)” maddelerinde yer alan düzenlemelere aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2025/378 K. 2025/494 T. 10.09.2025

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sözleşme hukukunun temel prensiplerinden olan sözleşme serbestîsi ilkesine değinilmesi fayda bulunmaktadır.

Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı TBK) 26. maddesinde “Sözleşme özgürlüğü” başlığı altında bir sözleşmenin içeriğinin, bu sözleşmenin taraflarınca kanunda öngörülen sınırlar içerisinde özgürce belirlenebileceği düzenlemesi yer almaktadır. Bu temel kuralın istisnası ise 27. maddenin 1. fıkrasında ahlâka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmelerin kesin olarak hükümsüz olduğu belirtilmek suretiyle açıklanmıştır.

Sözleşme serbestîsi kavramının temeli irade özgürlüğüne dayalıdır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın irade özgürlüğüne ilişkin hükümleri (md.12/1, 13, 17/1, 19, 35/1, 48/1, vb.) göstermektedir ki; hukuk sistemimiz kişilerin irade özgürlüğüne sahip olduğunu temel bir ilke olarak benimsemiştir.

Felsefi bir görüş olan irade özgürlüğü, kişilerin her alanda özgürleştirilmesini ilke edinmiş ekonomik ve politik bir doktrindir. Bu ilkenin borçlar hukukundaki yansıma şekli olan sözleşme özgürlüğü modern hukuk sistemlerine esas alınmış ise de, yirminci yüzyılda yoğun bir biçimde yaşanan savaşlar ve devletlerin sosyal devlet rolünü benimsemeleri, bu ilkenin yeniden ele alınarak değerlendirilmesine sebep olmuş ve bu bağlamda sözleşme özgürlüğüne önemli birtakım sınırlandırmalar getirilmiştir ve bu sınırlamalar artarak devam etmektedir.

Özellikle bir sözleşmenin her iki tarafı da sözleşme özgürlüğüne sahip olmasına rağmen, örgütlülüğü ve ekonomik gücü nedeniyle, içeriğini önceden tek başına belirlediği sözleşmeleri, ihtiyaçları nedeniyle birçok kişiye koşulsuz olarak kabul ettirebilen teşebbüslerin ortaya çıkması, karşılarındaki kitlelerin korunabilmesi adına kanun koyucuların bu meseleye yoğun bir biçimde müdahil olmalarına yol açmıştır (H. Kübra Ercoşkun Şenol, Sözleşmenin İçeriğini Belirleme Özgürlüğü ve Bunun Genel Sınırı-TBK md. 27, İÜHFM, C.LXXIV, 2016, s.2).

Bu sınırlamalardan biri de, sözleşme özgürlüğünün görünüm şekillerinden olan içeriği belirleme özgürlüğünde ortaya çıkmaktadır. Kanuni bir yetki söz konusu olmaksızın sözleşmenin içeriğini belirleme özgürlüğünün tek taraflı olarak kullanıldığı, bu doğrultuda taraflardan birinin sözleşme hükümlerini önceden kısmen veya tamamen belirlediği ve diğer tarafın da yalnızca bu sözleşmeyi yapıp yapmama yönünde karar verdiği, öğretide iltihakî veya katılma sözleşmesi olarak adlandırılan (M. Kemal Oğuzman/M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.1, 13. bası, İstanbul 2015, s.26; Safa Reisoğlu, Türk Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 23. bası, İstanbul 2012, s.70) bu tip sözleşmelerde sözleşmeyi düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmelerde kullanmak amacıyla önceden tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleri genel işlem koşulu olarak adlandırılmaktadır. TBK’nın 20. maddesinin 1. bendinde düzenlenen, sözleşme eşitliğinin genel işlem şartlarını kullanan lehine bozulduğu ve bozulan dengenin karşı taraf lehine yeniden kurulma olanağının bulunmadığı (Yeşim M. Atamer, Sözleşme Özgürlüğünün Sınırlandırılması Sorunu Çerçevesinde Genel İşlem Şartlarının Değerlendirilmesi, İstanbul 1999, s. 30 vd.), bir tarafın hâkim durumunu kullanarak adil olmayan bir hükmü ihtiyacı nedeniyle sözleşme yapmak zorunda kalan diğer tarafa kabul ettirmesi sonucunu doğurabilecek mahiyetteki genel işlem koşullarına kanun koyucu ihtiyatlı yaklaşmış ve bunların geçerliliğini sıkı koşullara bağlamıştır.

Türk Borçlar Kanunu’nun genel işlem koşullarına ilişkin düzenlemesinin yürürlüğe girmesinden önce konu tüketici sözleşmeleri yönünden mevzuatımıza girmiş ve 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Sözleşmedeki haksız şartlar” başlıklı 6. maddesinde (6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, md. 5) düzenlenmiştir.

Bu madde içeriğine göre “Satıcı veya sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır.”

Anılan maddenin 3. fıkrasında tüketici ile müzakere edilmeme kavramı “Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir.” şeklindeki anlatımla açıklanmıştır.

Tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan bu tip düzenlemelerin yaptırımı ise maddenin 2. fıkrasında “tüketici için bağlayıcı değildir” denilmek suretiyle kanun koyucu tarafından ortaya konulmuştur. Nitekim bu durum, paralel düzenleme içeren 6502 sayılı Kanun’un 5. maddesinin 2. fıkrasında “Tüketiciyle akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartlar kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin haksız şartlar dışındaki hükümleri geçerliliğini korur.” hükmü ile düzenlenmiştir.

17.06.2014 tarihli ve 29033 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmelik’in 5. maddesinin 1. fıkrasına göre de tüketici ile kurulan sözleşmelerde yer alan bir şartın haksız şart olarak kabul edilebilmesi için tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilmesi, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olması unsurlarının bir arada bulunması gerekir.

Sözleşmeye müzakere edilmeden konulan bir hükmün haksızlığını denetleyen hâkimin ana ölçütü dürüstlük kuralıdır. Tüketici ile müzakere edildiği ispatlanan bir hükmün, tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğu anlaşılsa dahi, haksız şart olarak nitelendirilmesi mümkün değildir (Özgür Karadağ, Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şartlar, Ankara 2014, s.141).

Bu açıklamalardan sonra davacının haksız şart iddiasının kaynağı taraflar arasındaki konut kredisinin yapılandırılmasından kaynaklandığından yapılandırma/refinansman kavramı ve uyuşmazlığa uygulanacak mevzuat hükümlerine kısaca değinmekte fayda vardır.

Konut kredisi sözleşmeleri, başka bir anlatımla konut finansmanı, tüketicilere çoğunlukla uzun vadeye yayılan ödeme imkânı sağlayan, konut edinme amaçlı sözleşmelerdir. 4077 sayılı Kanun’un konuyla ilgili 10/B maddesinde tanımlanmayan bu sözleşmeler 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 38/A maddesinde “konut edinmeleri amacıyla tüketicilere kredi kullandırılması, konutların finansal kiralama yoluyla tüketicilere kiralanması, sahip oldukları konutların teminatı altında tüketicilere kredi kullandırılmasıdır” şeklinde tanımlanmış, maddenin devam cümlesinde ise bu kapsamdaki kredilerin “yeniden finansmanı” amacıyla kullandırılan kredilerin de konut finansmanı kapsamında olduğu açıklanmıştır.

Vade süreci boyunca ekonomik ve sair hususlarda gelişen kişisel veya genel değişiklikler, sözleşmedeki ilk koşulların tüketicilerle bankalar arasında yeniden müzakeresini ve değiştirilmesini gündeme getirdiğinden bilhassa son dönemlerde kredi faiz oranlarındaki zamana bağlı ve hatta bankalar arası uygulama farklılıklarından doğan değişmeler, tüketicilerde ödeme koşullarını güncelleme ihtiyacı doğurabilmektedir. Bu bağlamda tüketici, kredi borcunu kendi kaynaklarıyla yahut kendisine daha iyi koşullar sağlayan başka bir bankadan temin edeceği kredisi ile tamamen ödeyerek kapatabilir, kısmen ödeme yoluyla borcun bir bölümünden daha avantajlı şekilde kurtulabilir ya da bizzat sözleşme âkidi olan banka ile yeniden müzakere yoluna giderek faiz nevi, tutarı ve taksit süresine ilişkin yeni kararlaştırmalarda bulunabilir.

Sermaye Piyasası Kanunu’nun 38/A ve 4077 sayılı Kanun’un 31. maddesine dayanılarak hazırlanan, 29.09.2007 tarihli, 26658 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Konut Finansmanı Kapsamındaki Kredilerin Yeniden Finansmanına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” in 5. maddesinde kredi faiz oranında veya vadesinde değişiklik yapılması yeniden finansman sözleşmesi olarak kabul edilmiştir.

Gerek 2499 sayılı Kanun’un doğrudan konut finansmanı sözleşmelerine atfı gerekse açıklanan bu Yönetmelik hükümlerine göre yeniden finansman; konut finansman sözleşmelerinin faiz oranında, vadesinde, faiz türünde, finansman kuruluşunda yahut kararlaştırılan para biriminde yapılacak değişikliklere ilişkin olarak banka ile tüketici arasında yeni koşullara göre ve mutabakatla oluşan, tüketicinin bir önceki durum ile karşılaştırma yapılarak bilgilendirildiği (26658 sayılı Yönetmelik, md.6) ve bu konuda tüketicinin yazılı izninin alınmasının zorunlu olduğu (md.7) sözleşmelerdir.
Nitekim somut olayda davacı tüketici davalı bankadan 2009 yılında, %1,29 faiz oranı üzerinden 60 ay vadeli şekilde konut kredisi kullanmış, söz konusu kredi 10.02.2010 tarihinde tüketicinin isteği üzerine yapılandırmış ve bu kez kredi faizi %1,07’ye düşürülmüş ve bu oran bakiye 56 takside uygulanmış, 11.01.2012 tarihine gelindiğinde davacı tekrar bankaya talep yazısı göndermiş ve kredi vadesinin 16 aya düşürülerek %1,68 faiz oranı üzerinden yapılandırılmasını talep etmiş, sonrasında belirlenen faiz oranının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüş, Mahkeme bu uygulamanın haksız şart teşkil ettiğini kabul ederek davacıyı haklı görmüş, Özel Daire ise aksi gerekçeyle davanın reddi gerektiğine işaret etmiştir.

Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlık yukarıda konuyla ilgili kavram ve hükümlere ilişkin açıklamalar ve somut olaydaki süreç çerçevesinde incelendiğinde; davacı kendi talebi doğrultusunda yeni ödeme planının oluşturulmasının hemen akabinde eldeki davayı açmış ve sözleşmenin önceki hâlinden daha fazla faiz uygulandığı sonradan fark ettiğini belirterek bu uygulamanın haksız olduğunu ileri sürmüşse de söz konusu faiz oranının bizatihi davacının talebi üzerine uygulandığı açık olduğundan durumun sonradan öğrenildiği iddiası dosyaya yansıyan durum ile örtüşmediği gibi davacının yapılandırma sırasında bilgilendirilmediği, hataya düştüğü yahut yanıltıldığı yönünde herhangi bir iddiasının da bulunmadığı da açıktır.

Bu tespitten sonra, söz konusu faiz uygulamasının haksız şart olduğunun kabul edilip edilemeyeceği irdelenmelidir.

Belirtildiği üzere bir sözleşme hükmünün haksız şart olarak kabul edilebilmesi için tüketici aleyhine olması tek başına yeterli değildir; bu hükmün tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyiniyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olması gerekir.

Somut olayda ikinci yapılandırma sırasında uygulanan faiz oranının sözleşmenin ilk hâli ve ilk yapılandırmadaki faiz oranından fazla olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak salt bu durumun varlığı taraflar arasındaki hak ve yükümlülük dengesinin tüketici aleyhine bozulduğunun kabul edilmesini gerektirmez. Zira davacı daha düşük bir faiz oranının uygulanması yönünde bir yapılandırma işlemi gerçekleştirmemiştir; davacı, daha 34 ay taksit ödemesinde bulunacakken taksit sayısını ve bu suretle borçlu kalacağı süreyi kısaltmak, ilk kararlaştırılan hâlinden çok daha önce borcunu ödeyip faiz borcunu azaltmak istemiştir.

Olaya karşı taraf yönünden bakıldığında ise; bankalar müşterilerine verdikleri kredilerden faiz gelirleri elde ettikleri ve kredinin geri ödenme süresi uzadıkça faiz gelirini artırdıkları için kredi borcunun kararlaştırılan süreden evvel ifa edilmesi elbette alacaklı bankanın aleyhine sonuçlar doğurabilecektir. Bu sebepledir ki kredi sözleşmelerinin vade sürelerine göre bankalarca uygulanan faiz oranları farklılık arz etmektedir.

Nitekim bilirkişi incelemesinde ikinci yapılandırma tarihinde davalı bankanın 16 aylık konut kredilerinde uyguladığı faiz oranının 1,69 olduğu tespit edilmiştir. Mahkemenin davalı bankaya gönderdiği müzekkerede kredi taksit sayısı ile ilgili bir ayrıma yer verilmeksizin konut kredilerindeki faiz oranı sorulduğundan, o tarihte konut kredilerinde faizin 1,04 olduğu yönünde verilen müzekkere cevabının işin esasını çözmeye yeterli olmayacağı açıktır.

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının bakiye kredi süresini kısaltmak amacıyla talep ettiği yapılandırma işleminde faiz oranının yükselmesi, taraflar arasındaki hak ve nesafet dengesini iyiniyetle bağdaşmayacak şekilde tüketici aleyhine bozacak bir kararlaştırma olmadığından somut olayda haksız şartın varlığından bahsedilemez.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire kararında gösterilen gerekçe ve nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi hukuka aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi E. 2023/3629 K. 2024/1923 T. 03.06.2024

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; taraflar arasında özel güvenlik hizmet sözleşmesi imzalandığını, davalının Beyoğlu 10. Noterliğinin 28/11/2016 tarih, 22488 yevmiye numaralı ihtarnamesiyle sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiğini, davalı tarafın sözleşmeyi feshetmesinin taraflar arasında imzalanan sözleşmeye aykırı olduğunu, davalı … tarafından gönderilen fesih ihtarnamesinin davacı şirkete 02/12/2016 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak sözleşmenin fesih ile ilgili bildirim maddesi gereği sözleşmenin bitiminden 60 gün öncesinden, en geç 26/10/2016 tarihinden önce bildirim yapılması gerektiğini, davalı … yönetiminin sözleşmeyi fesih ihtarnamesi 02/12/2016 tarihinde tebliğ edildiğinden davalı … ve müvekkili şirketle imzalanan 26/12/2012 tarihli sözleşmenin 26/12/2017 tarihine kadar uzadığını, davalı şirketçe yapılan feshin haksız olduğunu belirterek, sözleşmenin haksız nedenle feshedilmesinden dolayı davacı şirketin maddi zararları ve kâr kaybı olmak üzere şimdilik 10.000,00 TL’sinin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın Tüketici Mahkemelerinde görülmesi gerektiğini, sözleşmenin 1 yıllık süreli sözleşme olduğunu, imzalandığı tarihten itibaren 4 yıl geçtiğini, personel maliyetlerinin değiştiğini, site yönetiminin ekonomik krize girdiğini, bu nedenle hizmet ilişkisinin sonlandırılması yönünde görüşmeler yaptığını, davacı şirkete mail gönderdiklerini ve sözleşmenin feshedileceğini 17/11/2016 tarihli mail ile bildirdiklerini, sözleşmenin 4 yıl gibi uzun bir sürede aynı feshi koşulları ile birer yıl uzatılması, fesih şartının sözleşmede öngörülen süreler içinde yerine getirilmemesi nedeni ile sözleşmenin 1 yıl daha uzatılmasının haksız şart niteliğinde olduğunu, ayrıca davacı tarafın bu fesih nedeni ile zarara uğradığını ispatlamasının zorunlu olduğunu, davanın haksız ve yersiz yere açıldığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı tarafın haksız fesih nedeniyle zarara uğradığını ve iş bu davayı zararların tazmini için açtığını ileri sürmüş ise de, dosya kapsamına zararını kanıtlayacak nitelikte somut deliller sunamadığı, mahkemece hükme esas alınan ve hüküm kurmaya elverişli olan bilirkişi raporunda da maddi zararın varlığına ilişkin kayıt ve belge olmadığının tespit edildiği, dolayısıyla davacının fesih nedeniyle uğramış olduğu zararları ispatlayamadığı anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; mahkeme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, bilirkişi raporunun karar vermeye elverişli olmadığını, yanlar arasındaki sözleşmenin 10/a fıkrasında sözleşme süresinin 1 yıl olarak belirlendiğini, taraflardan birisinin en az 60 gün önceden bu sözleşmenin bitirileceğini yazılı olarak bildirmemesi üzerine bu sözleşmenin otomatik olarak 1 yıl daha uzayacağının kararlaştırıldığını, bu maddenin haksız şart olarak kabul edilemeyeceğini, nitekim tarafların iradesi ile imzalandığını, her iki taraf için de bağlayıcı olduğunu, yazılı bildirimin 60 gün önceden yapılmaması nedeni ile feshin haksız olduğunu, ilk derece mahkemesince maddi zararın varlığına ilişkin kayıt ve belge olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu, dvacı şirketin ticari kayıt ve defterlerinin incelenmesi gerektiğini, maddi kayıp araştırması yapılmadığını, eksik inceleme ile karar verildiğini belirterek, hükmü istinaf etmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasındaki hizmet sözleşmenin imzalandığı tarih 26/12/2012 olduğu, davalı … tarafından fesih ihtarnamesi 28/11/2016 tarihinde davacı şirkete gönderildiğinin anlaşıldığı, sözleşmesinin 10. maddesinin; ‘sözleşme süresi; imza tarihinden itibaren 1 (bir) yıl olarak kararlaştırılmış olup, bu sözleşme hükmüne göre bir 1 (bir) yıl sonunda aynı tarihte sözleşme sona erecektir, ancak sözleşmede taraflardan biri en az 60 (altmış) gün önceden bu sözleşmenin sona ereceğini yazılı olarak karşı tarafa bildirmediği takdirde bu sözleşme otomatik olarak aynı koşullarda 1 (bir) yıl daha uzamış sayılacaktır.’ şeklinde olsa da sözleşmedeki bu hükmün taraflarca müzakere edilmeksizin matbu sözleşme içinde yer aldığı, dolayısıyla davalı … yönünden haksız şart niteliğinde olduğu, hizmet alım sözleşmesinin davalı … tarafından feshedilmesinden sonra davacı güvenlik şirketi tarafından davalı siteye güvenlik hizmeti verilmeye devam ettiği hususunun da ispat edilmediği, mahkemece yapılan bilirkişi incelemesinde de fesih nedeniyle zararının bulunduğunun ispat edilemediğinin rapor altına alındığı, tüm bu sebeplerle kararın yerinde olması nedenleriyle davacının istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir.

Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; bilirkişi raporunun karar vermeye elverişli olmadığını, yanlar arasındaki sözleşmenin taraflardan birisinin en az 60 gün önceden bu sözleşmenin bitirileceğini yazılı olarak bildirmemesi üzerine sözleşmenin otomatik olarak 1 yıl daha uzayacağının kararlaştırıldığına ilişkin maddenin haksız şart olarak kabul edilemeyeceğini, nitekim sözleşmenin tarafların iradesi ile imzalandığını ve her iki taraf için de bağlayıcı olduğunu, ilk derece mahkemesince maddi zararın varlığına ilişkin kayıt ve belge olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu, davacı şirketin ticari kayıt ve defterlerinin incelenmesi gerektiğini belirterek, kararı temyiz etmiştir.

TKHK 5. maddesine göre; haksız şart, tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır. Tüketiciyle akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartlar kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin haksız şartlar dışındaki hükümleri geçerliliğini korur. Bu durumda sözleşmeyi düzenleyen, kesin olarak hükümsüz sayılan şartlar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu ileri süremez. Bir sözleşme şartı önceden hazırlanmış ve standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir.

Sözleşme şartlarının yazılı olması hâlinde, tüketicinin anlayabileceği açık ve anlaşılır bir dilin kullanılmış olması gerekir. Sözleşmede yer alan bir hükmün açık ve anlaşılır olmaması veya birden çok anlama gelmesi hâlinde bu hüküm, tüketicinin lehine yorumlanır.

Yine TBK’nın 21. maddesine göre; karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi, sözleşmenin yapılması sırasında düzenleyenin karşı tarafa bu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip bunların içeriğini öğrenme imkânı sağlamasına ve karşı tarafın da bu koşulları kabul etmesine bağlıdır. Aksi takdirde, genel işlem koşulları yazılmamış sayılır. Sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı olan genel işlem koşulları da yazılmamış sayılır.

TBK’nın 22. maddesinde yazılmamış sayılmasının sözleşmeye etkisi ise; ‘sözleşmenin yazılmamış sayılan genel işlem koşulları dışındaki hükümleri geçerliliğini korur. Bu durumda düzenleyen, yazılmamış sayılan koşullar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu ileri süremez.’ şeklinde değerlendirilmiştir.

Bu kanun maddeleri doğrultusunda somut olay incelendiğinde; tarafların özgür iradesi ile taraflar arasında düzenlenen dava konusu sözleşmede: sözleşmede taraflardan biri en az 60 gün önceden bu sözleşmenin sona ereceğini yazılı olarak karşı tarafa bildirmediği takdirde bu sözleşmenin otomatik olarak aynı koşullarda 1 yıl daha uzamış sayılacağına ilişkin düzenledikleri sözleşme maddesinin haksız şart olarak kabul edilemeyeceği, zira sözleşme maddesinin açık, anlaşılır ve sonuçları belirlenebilir nitelikte olduğu, tarafların hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı şekilde dengesizliğe neden olacak mahiyette olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu halde mahkemece; davacının fesih nedeniyle uğramış olduğu zararının bulunup bulunmadığı hususu tespit edilerek sonuca göre karar vermesi gerekirken, haksız şart değerlendirmesi yapılarak davanın reddine karar verilmesi hatalı olup, hükmün bozulması gerekmiştir.

Leave A Reply